29 Ağustos 2016 Pazartesi

Giriş

Giriş

uzay
Her sabah uyanıp yeni bir güne başlıyorsunuz. Yataktan kalkıp elinizi yüzünüzü yıkıyor, kimi zaman aceleyle hazırlanıyor hızla bir yerlere ulaşmaya çalışıyorsunuz. Her insan gibi siz de ya okula, ya işe geç kalmamak için çabalıyor ya da herhangi başka bir günlük uğraşıya yöneliyorsunuz. Okulunuza, işinize ya da diğer günlük uğraşınıza ulaştığınızda bir şeyler başarmaya, öğrenmeye, kazanmaya çalışıyor, hızla geçen zaman içinde birdenbire akşam olduğunu fark ediyorsunuz. Akşam olunca eve dönüyor, evdeki her günkü işlerinizi yapıyorsunuz. Bazen değişiklik olarak bir arkadaş toplantısına veya herhangi bir eğlenceye katılıyor, sinemaya gidiyor ve sonra da evinize dönüp uyuyorsunuz. Ertesi sabah kalktığınızda ise bir gün önce yaptıklarınıza en baştan tekrar başlıyorsunuz.
Peki tüm bunları yaparken farkında olmadığınız daha önemli şeyler olabilir mi? Her insan gibi yaşamınızı "günlük hayatın koşuşturması" içinde geçirirken bir şeyleri unutuyor, gözden kaçırıyor veya görüp de anlamazlıktan geliyor olabilir misiniz?
Bu sorulara her insanın vereceği cevap, "evet" olmalıdır. Çünkü insanların çoğunluğunun hayata dair düşünmedikleri, merak etmedikleri, görüp de üzerinden geçtikleri çok fazla detay vardır. Örneğin ilk olarak şu soruları düşünebilirsiniz:
Siz elinizde bu kitabı tutmuş, koltuğunuzda oturduğunuzu düşünürken, aslında şaşırtıcı bazı olayların gerçekleştiğinin, örneğin uzayda saatte 1670 km. hızla seyahat ettiğinizin farkında mısınız?
Veya kitabınızı okurken içinde bulunduğunuz geniş odanın (veya herhangi bir mekanın) uzayda bir toz zerreciği kadar bile yer kaplamadığını düşünüyor musunuz?
Ya da düşünebilen yegane varlık olarak içinde yaşadığınız evrendeki kusursuzca var edilmiş düzenin bilincinde misiniz?
Yukarıdaki soruları sayfalarca çoğaltmak mümkündür. Ancak burada bu birkaç sorunun verilmesinin amacı insanların düşüncelerini sınırlayan sis perdesini hafifçe de olsa aralamaktır. Ve bu sayede kitap boyunca üzerinde duracağımız hayati konular hakkında okuyucuyu derinlemesine düşünmeye yöneltmektir.
Biraz önceki sorular üzerine şunları düşünmeye başlamış olabilirsiniz:
"Peki ama yukarıdaki soruların yaşamımdaki yeri nedir? Günlük hayatın akışı içerisinde bu soruları düşünmem gerçekten de önem taşıyor mu? Yarın sabahki sınavımı veya öğleden sonra yapacağım toplantıyı düşünmem daha aciliyetli değil mi?"
Bu düşünceler insanlardan bazılarının içine düştüğü bir yanılgıyı yansıtmaktadır. Bir insan için işi, okulu, evi, geleceğe yönelik planları elbette önemlidir ama bunların hepsinden daha önemli konular da vardır: İnsan herşeyden önce bu dünya üzerinde ne yaptığını, hangi amaçla bulunduğunu, kaçınılmaz olan ölümle birlikte nereye gideceğini, sınırsız büyüklükteki bir evren içinde üzerinde yaşadığı muhteşem gezegenin nasıl var olduğunu, bu gezegen üzerindeki canlıların ve en önemlisi de kendisini Yaratanın kim olduğunu düşünmelidir.
Eğer samimi olarak düşünür ve karşılaştığı gerçekleri anlamazlıktan gelmezse ulaşacağı sonuç ise tektir:
Üzerinde yaşadığı dünya, onun içinde yer aldığı uçsuz bucaksız evren, etrafında gördüğü çeşit çeşit bitkiler, hayvanlar, canlı-cansız tüm varlıklar ve en önemlisi de insanın kendisi, üstün kudret sahibi Allah'ın kusursuz yaratışının bir sonucudur. İnsan Allah'ın Zatı'nı göremez, ama O'nun varlığını ve kudretini çevresinde var olan sayısız delilden anlayabilir. Ve O'nun insanlardan isteklerini, emirlerini, hoşnutluğunu kazanmanın yollarını, samimiyeti oranında idrak edebilir. Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır. Gerçek şu ki size Rabbinizden basiretler gelmiştir. Kim basiretle-görürse kendi lehine, kim de kör olursa (görmek istemezse) kendi aleyhinedir. Ben sizin üzerinizde gözetleyici değilim. (Enam Suresi, 103-104)
Siz de bu gerçeği düşünün ve sizi sınırsız bir evrene yerleştiren Allah'ın üstün kudretini sakın anlamazlıktan gelmeyin.

Akıllı Tasarım Yani Yaratılış

Kitapta zaman zaman karşınıza Allah'ın yaratmasındaki mükemmelliği vurgulamak için kullandığımız "tasarım" kelimesi çıkacak. Bu kelimenin hangi maksatla kullanıldığının doğru anlaşılması çok önemli. Allah'ın tüm evrende kusursuz bir tasarım yaratmış olması, Rabbimiz'in önce plan yaptığı daha sonra yarattığı anlamına gelmez. Bilinmelidir ki, yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allah'ın yaratmak için herhangi bir 'tasarım' yapmaya ihtiyacı yoktur. Allah'ın tasarlaması ve yaratması aynı anda olur. Allah bu tür eksikliklerden münezzehtir. Allah'ın, bir şeyin ya da bir işin olmasını dilediğinde, onun olması için yalnızca "Ol" demesi yeterlidir. Ayetlerde şöyle buyurulmaktadır:
Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol" der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)

Sakın Allah'ın Apaçık Olan Varlığını Anlamazlıktan Gelmeyin

Sakın
Allah'ın Apaçık Olan Varlığını Anlamazlıktan Gelmeyin

 İnsanlar günlük hayatın akışına kendilerini öylesine kaptırırlar ki, aslında ne kadar mucizevi dengelere bağlı bir yaşam sürdüklerini fark edemezler. Oysa düşünen insan için saatte 1670 km. hızla dönen bir küre üzerinde yaşıyor olması, üstelik bu kürenin yaşaması için en elverişli şartları taşıyor olması tek bir gerçeğe işaret eder
 Bu kusursuz sistem APAÇIK bir yaratılışın, "ÜSTÜN BİR KUDRET SAHİBİ" olan ALLAH'ın ürünüdür.
O halde size hatırlatılan bu gerçeği anlamazlıktan gelmeyin. Ve sizi yaratıp can verdiği için Rabbimiz olan Allah'a şükredin.
İnsan dünyaya geldiği andan itibaren son derece düzenli bir ortamda yaşar. Varlığını sürdürmek için oksijene ihtiyacı vardır. Ne ilginçtir ki yaşadığı dünyanın atmosferi tam ihtiyaç duyduğu miktarda oksijeni ona sağlar ve o da bu sayede rahatlıkla nefes alabilir. Yaşadığı gezegende canlılığın oluşabilmesi için bir ısı kaynağının varlığı zorunludur, tam da gereken ısı ve enerjiyi sağlayabilecek mesafede Güneş vardır. Yaşamını sürdürmek için beslenmeye ihtiyacı vardır. Dünya üzerinde nereye gözünü çevirse çeşit çeşit yiyecekle karşılaşır. Aynı şekilde suya ihtiyaç duyar, üzerinde bulunduğu gezegenin dörtte üçü sularla kaplıdır. Barınmaya ihtiyacı vardır. Çevresinde ona barınak oluşturabilecek pek çok mekan ve bu mekanları inşa edebileceği her türlü materyal mevcuttur.
Burada saydıklarımız insanın varlığından söz etmek için gerekli olan milyonlarca, milyarlarca detaydan yalnızca birkaçıdır. Özet olarak insan, tam olarak yaşamını sürdürebileceği, açıkça "insan için yaratılmış" bir mekanda hayata başlar.
Ama her nedense insan tüm bunları bir alışkanlık perdesinin ardından değerlendirir; onun için tüm bu anlatılanlar "olağan" şeylerdir. Oysa insan içinde bulunduğu durumu sorgulayarak etrafına bakabilirse, alışılmışlığın dışına çıkacak ve düşünmeye başlayacaktır:
Nasıl oluyor da gökyüzü Dünya için koruyucu bir tavan görevi görüyor?
Nasıl oluyor da insan vücudundaki trilyonlarca hücrenin her biri kendi yapacağı işleri biliyor?
Nasıl oluyor da yeryüzü üzerinde olağanüstü bir ekolojik denge mevcut?…
İşte bunlara benzer soruları araştırarak düşünen kişi doğru yolda demektir. Etrafında her an olup bitenlere karşı duyarsız kalmıyor, olağanüstü bir şeyler olduğunu anlamazlıktan gelmiyor demektir. Sorular sorarak, bunların cevaplarını vererek düşünen kişi bir süre sonra herşeyde bir plan, bir düzen olduğunu fark edecektir:
  • Tüm evrendeki kusursuz düzen nasıl meydana gelmiştir?
  • Dünyadaki dengeler kim tarafından sağlanmıştır?
  • İnanılmaz bir çeşitliliğe sahip olan dünyadaki canlılar nasıl ortaya çıkmıştır?
Bu gibi soruların cevaplarını araştıran insan çok açık bir gerçekle karşılaşır. Evrendeki herşey; her türlü düzen, her canlı, her mekanizma bir planın parçası, bir tasarımın ürünüdür. Bir böceğin kanadındaki kusursuz yapıdan, bitkilerin topraktan aldıkları suyu metrelerce yukarıya hiç zorlanmadan çıkarmalarını sağlayan taşıma sistemlerine, gezegenlerin yörüngelerindeki düzenden Dünya'nın atmosferindeki gazların oranına kadar her detayda benzersiz bir kusursuzluk vardır. Tüm bunların tesadüfen meydana gelmesi ise kesin olarak imkansızdır. Çünkü kusursuz düzenlerin, iç içe geçmiş mekanizmaların bulunduğu bir yerde elbette bir akıl, bilinçli bir düzenleme vardır.
İşte insan dünya üzerinde gözünü çevirdiği her yerde, gördüğü her detayda Allah'ı bulur. Herşeyi kontrolünde tutan, her türlü yaratmadan haberdar, tüm alemlerin Rabbi olan Allah varlığını bu kusursuzlukla kullarına tanıtır. Etrafımızdaki herşey; uçan kuşlardan atan kalbimize, insanın kendi doğumundan gökyüzünde güneşin varlığına kadar herşey Allah'ın sonsuz gücünü, yaratmada ortağı olmadığını bize gösterir. Allah'ın büyüklüğü sınırsızdır. O'nun gücü herşeye yeter. İnsana düşense bu gerçeği kavramaktır.
O halde siz de etrafınızdaki canlı cansız tüm varlıkların Allah'ın varlığını ve gücünü gösterdiğini anlamazlıktan gelmeyin. Çevrenizde gördüğünüz şeylere bakın ve Rabbimiz olan Allah'ın sonsuz kudretini, kadrini takdir etmeye çalışın.
Allah'ın varlığı APAÇIK bir gerçektir. Bu gerçeği anlamazlıktan gelmek, sadece kişinin kendine vereceği büyük zararların başlangıcı olur. Çünkü Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, yücedir, büyüktür. Allah gökten yere herşeyin sahibidir.
Allah Kuran'da Zatı'nı şöyle tanıtır:
Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun Katı’nda şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'-nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür. (Bakara Suresi, 255)

Sakın Evrimin Bir Aldatmaca Olduğunu, Herşeyi Allah'ın Yarattığını Anlamazlıktan Gelmeyin

Sakın
Evrimin Bir Aldatmaca Olduğunu, Herşeyi Allah'ın Yarattığını Anlamazlıktan Gelmeyin

İnsanlardan bazıları Allah'ın varlığını kabul etmek istemedikleri için yeryüzündeki canlılığın varoluşu ile ilgili olarak tamamen akıl ve mantık dışı, bilimsel her türlü gerçekle çelişen bir "tesadüfler teorisi" ortaya atmışlardır. Evrim teorisi olarak isimlendirilen bu teori, yeryüzünde var olan tüm canlıların rastlantılar sonucu oluştuğunu iddia eder. Oysa evrimcilerin asılsız iddiaları incelendiğinde, bu teorinin "canlılığın nasıl ortaya çıktığı" konusunda tek bir makul açıklama dahi getiremediği ortaya çıkar.
Akıl ve vicdan gözüyle canlılardaki kusursuz sistemler incelendiğinde karşımıza APAÇIK bir gerçek çıkar: Canlılar yaratılmışlardır. Evrimcilerin canlıların oluşumu ile ilgili tüm iddiaları geçersizdir. Dünya üzerinde evrim diye bir süreç kesinlikle yaşanmamıştır. Tüm evren üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından, benzersiz bir şekilde yaratılmıştır ve evrim sadece bir aldatmacadır. Bu, kesin bir gerçektir.
Canlılıkla ilgili tüm bilimsel ve mantıki deliller APAÇIK BİR YARATILIŞI göstermesine rağmen, hala ısrarla evrimi savunmaya devam edenler vardır. Bu bölümde bilime bağlı olduklarını iddia eden kimi insanların, gerçekleri görmezden, anlamazdan gelerek nasıl akıl dışı iddialar öne sürebildiklerini göreceğiz.
Ve körü körüne bağlı oldukları, geçersizliğini anlamazlıktan geldikleri teorinin, 20. yüzyılda gelişen bilim sayesinde nasıl temelinden yıkıldığına şahit olacağız.
Sakın Allah'ın varlığını reddetme çabası içinde olan bu insanların yanılgısına düşmeyin ve siz de herşeyin Yaratıcısının Allah olduğunu, evrim diye bir sürecin yeryüzünde asla yaşanmadığını anlamazlıktan gelmeyin.
Evrimciler, canlıların iki temel mekanizma sayesinde evrimleştiklerini iddia ederler. "Doğal seleksiyon" ve "mutasyonlar".
Doğal seleksiyon, yapısı doğal şartlara uyum sağlamayan canlıların bir süre sonra yok olacağını, yapısı uygun olanlarınsa nesillerini devam ettireceğini öne sürer. Oysa bu iddianın evrimle hiçbir ilgisi yoktur. Doğal seleksiyon mekanizması vasıtasıyla ancak var olan bir tür içinde güçsüz olanların elenmesi, sonuç olarak güçlü bireylerden oluşan bir topluluğun ortaya çıkması sağlanır. Yani doğal seleksiyon sonucunda doğada herhangi yeni bir canlı türünün oluşması söz konusu değildir.
Evrimciler de aslında bu gerçeğin farkındadırlar. Ünlü bir evrimci olan İngiltere Doğa Tarihi Müzesi baş paleontoloğu Colin Patterson doğal seleksiyonun anlamsızlığını şu ifadeleriyle kabul etmektedir:
Hiç kimse doğal seleksiyon mekanizmaları ile yeni bir tür üretememiştir. Hiç kimse böyle bir şeyin yakınına bile yaklaşamamıştır. Bugün neo-Darwinizmin en çok tartışılan konusu budur.
Evrimcilere göre evrimsel değişikliklerin diğer kaynağı, canlıların genetik yapısında meydana gelen rastgele mutasyonlardır. Küçük mutasyonların ardı ardına eklenerek yeni türler ortaya çıkardığını iddia ederler. Oysa mutasyonlar hücredeki tüm bilgilerin kodlu olduğu DNA'da sadece tahribat yaparlar. Mutasyonların net etkisi her zaman zararlıdır, yeni bir tür oluşturmaları da kesinlikle mümkün değildir. Mutasyonlar sonucunda sadece mongolizm, albinizm, cücelik, kanser gibi hastalıklar ve sakatlıklar ortaya çıkabilir. Yakın geçmişte Nagasaki ve Hiroşima'da kullanılan nükleer silahların etkisiyle oluşan radyasyonun canlılarda meydana getirdiği mutasyonlar bunun kesin birer örneğidirler.
deniz yıldızı ara geçiş formu 
 Yukarıda çizimde ifade edilen denizyıldızının balığa dönüşmesi iddiası, tamamen hayal gücünün ürünüdür. İlk sırada gördüğünüz deniz yıldızının ve en sonda gördüğünüz balığın sayısız fosili mevcuttur. Ama yarı deniz yıldızı-yarı balık olarak gösterilen canlılar birer çizimden ibarettir. Ara geçiş canlısı oldukları iddia edilen bu çizimlere benzer tek bir fosile dahi rastlanmamıştır. Çünkü bunların tek bir örneği dahi yeryüzünde hiç yaşamamıştır.
Bu bilgiler ışığında evrimcilerin evrimleştirici olarak öne sürdüğü iki mekanizmanın da gerçekte hiçbir anlam ifade etmediğini ve yeryüzünde canlıları zaman içinde tesadüfen meydana getirebilecek bir mekanizmanın var olmadığını anlamazlıktan gelmeyin.
Evrimciler yeryüzündeki bütün canlı türlerinin, uzun bir zaman süreci içinde birbirlerinden evrimleşerek ortaya çıktığını iddia ederler. Teorinin bu iddiasının geçerli olabilmesi için, geçmişte sayısız ara türde canlının yaşamış olması gereklidir. Yani bildiğimiz canlıların yanında, yarı balık-yarı sürüngen, ya da yarı sürüngen-yarı kuş canlılar ortaya çıkmış olmalıdır. İşte evrimciler geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu hayali yaratıkları "ara-geçiş formu" olarak adlandırırlar.
Eğer bu hayali canlılar geçmişte gerçekten yaşamışlarsa, bu canlıların kalıntılarına fosil kayıtlarında da rastlanması gerekir. Çünkü şimdiye kadar yaşamış olan milyonlarca hayvan türünün fosillerine, dünyanın her yerinde rastlanmaktadır. Ama ne ilginçtir ki bugüne kadar yapılan araştırmalarda, büyük çoğunluğu bulunmuş olan fosil kayıtlarının içinde, evrimcilerin geçmişte yaşadıklarını iddia ettikleri ara geçiş formlarından tek bir tane bile bulunmamaktadır. Diğer canlıların fosil kayıtları son derece zenginken, ara-geçiş formu olduğu iddia edilen hayali canlılara ait tek bir fosil kaydı bile yoktur.
Bugüne kadar tek bir ara geçiş fosilinin bile bulunamamış olmasının, evrimci iddiaları tamamen saf dışı bıraktığını anlamazlıktan gelmeyin.
Evrimcilerin hayali senaryosuna göre, bazı balıklar çeşitli nedenlerle sudan karaya geçme ihtiyacı hissetmişlerdir. Bu ihtiyaç üzerine balıklarda değişmeler başlamış ve zamanla karaya çıkarak burada sürüngenlere dönüşmüşlerdir. Bu, evrimcilerin sudan karaya geçiş masalının kısa bir özetidir. Şimdi kısaca bir düşünelim: Bir balık bir gün karaya çıkmaya karar verirse ne olur? Yavaş yavaş sahile yaklaşan, sonra kumlara doğru ilerleyen, en sonunda da karaya çıkan bir balığın başına neler gelebilir? Kuşkusuz bu sorunun cevabı açıktır: Bir balık her ne şekilde olursa olsun karaya çıktığında kısa bir süre içinde ölecektir. Hemen arkasında başka bir balık aynı şeyi denediğinde, o da ölecektir. Bunu milyonlarca yıl boyunca milyarlarca balık da denese sonuç değişmeyecektir; karaya ulaşan her balık başka bir şey yapmaya fırsat bulamadan kısa bir süre içinde ölecektir. Bu APAÇIK bir gerçektir.
 
Bir balık günün birinde sürünerek karaya çıkarsa başına ne gelir? Elbette bu balık karaya çıktıktan birkaç dakika sonra ölür. Bu, her insanın hiç düşünmeden cevap verebileceği bir sorudur. O halde bu balığın bir tesadüf eseri yıllarca ölmeden karada bekleyip, günün birinde bir sürüngen olarak yaşamaya başladığını iddia etmek akıl, mantık ve bilimsel gerçeklerle uyuşmayacak bir iddia olacaktır.
Ayrıca bugün bilimsel olarak da ispat edilmiştir ki, anatomik ve fizyolojik açıdan birbirinden tamamen farklı yapılara sahip olan bu canlıların birbirlerinden türemiş olmaları söz konusu olamaz.
"Bir su canlısı neden bir kara canlısına dönüşemez?" sorusunun cevabını şöyle özetleyebiliriz:
1. Ağırlığın taşınması: Karada yaşayan canlılar enerjilerinin %40'ını vücutlarını taşımak için kullanırlar. Denizlerde yaşayanlarsa ağırlıklarını taşımak zorunda değildirler. Her iki canlı türünün de birbirlerinden tamamen farklı kas ve iskelet yapıları vardır, bu yüzden bulundukları ortamlarda hiç zorlanmazlar.
2. Sıcaklığın korunması: Kara canlılarının, karadaki sık değişen iklim şartlarına uygun metabolizmaları vardır. Oysa denizlerde ısı çok yavaş değişir. Bu yüzden karada yaşayan ve suda yaşayan canlıların metabolizmaları çok farklı çalışır. Böyle büyük bir değişimin tesadüfen oluşması imkansızdır.
3. Suyun kullanımı: Su ve nem karada az bulunduğu için kara canlıları tarafından idareli kullanılır. Örneğin derileri suyu idareli kullanabilecekleri bir yapıya sahiptir. Ayrıca kara canlılarında susama duygusu vardır. Su canlıları ise su ortamında yaşamaya uygun bir deriye sahiptirler. Kuruluğa dayanamazlar, ayrıca susama duyguları da yoktur.
4. Böbrekler: Su canlıları vücutlarındaki artık maddeleri, derilerinden süzerek bulundukları ortama atarlar. Oysa kara canlıları kusursuz bir böbrek sistemine sahiptirler. Tüm kompleks yapısıyla bir böbreğin tesadüfen meydana gelmesi ise ihtimal dışıdır.
5. Solunum sistemi: Balıklar suda erimiş halde bulunan oksijeni solungaçlarıyla alırlar. Karada yaşayan canlılarda ise kusursuz bir akciğer sistemi mevcuttur.
Sonuç olarak, balıklar her zaman balıktırlar, sürüngenlerse her zaman sürüngen. Bir balığın asla bir yılana ya da bir kertenkeleye dönüşmesinin mümkün olmadığını, bunun sadece masallarda gerçekleşebileceğini sakın evrimciler gibi anlamazlıktan gelmeyin.
Evrimciler bir kuşun tüyündeki kusursuz yapının bile nasıl oluştuğunu açıklayamadıkları halde, kuşların sürüngenlerden evrimleştiklerini iddia ederler. Bu, son derece asılsız bir iddiadır. Sürüngenlerin her zaman sürüngen, kuşların ise kuş oldukları fosil kayıtlarından kolaylıkla anlaşılmaktadır. Ayrıca sürüngenlerle kuşlar arasında da, balıklarla sürüngenlerde olduğu gibi son derece büyük farklılıklar vardır. Pek çok fizyolojik ve anatomik farklılıktan dolayı böyle bir geçiş mümkün değildir. Birkaç örnek vermek gerekirse;
 dinazor çizimi
Evrimcilerin, sinek avlarken kanatlanıp uçmaya başladığını iddia ettikleri dinozorun hayali bir çizimi.
- Kuşların sürüngenlerden çok farklı bir akciğer yapıları vardır.
- İskelet yapıları sürüngenlerden tamamen farklıdır; örneğin kuşların kemikleri, sürüngenlere göre çok hafiftir.
- Kuşların tüyleri, sürüngenlerin ise tüylerle hiçbir ilgisi olmayan, tamamen farklı yapıda pulları vardır.
Kısacası bir sürüngenin ön ayaklarının kanatlara dönüşmesi ve sonra da uçmaya başlaması masalının gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Sakın bu gibi evrimci masallara kanmayın ve bir sürüngenin hiçbir zaman bir kuşa dönüşemeyeceğini anlamazlıktan gelmeyin.
Buraya kadar anlattıklarımızın dışında evrim teorisini asıl olarak temelinden çökerten bir gerçek daha vardır. Evrimciler dünya üzerindeki canlı yaşamının nasıl başladığı konusuna bir açıklama getirememektedirler.
Bilindiği gibi tüm canlılar hücrelerden oluşurlar. Örneğin insan vücudunda yaklaşık 100 trilyon hücre bulunur. Hücrelerin temel yapıtaşları ise proteinlerdir. Bir hücrenin varlığından söz edebilmemiz için çok sayıda proteinin var olması gerekir. Çünkü her hücrede yüzlerce farklı çeşitte protein mevcuttur. Bu proteinlerin ise asla rastlantılarla açıklanamayacak kadar karmaşık bir yapıları ve çok özel bir tasarımları vardır. Proteinler "amino asit" ismi verilen daha küçük moleküllerden oluşurlar. 50 amino asitten oluşan proteinler olabildiği gibi, binlerce amino asitten oluşan proteinler de vardır. Ancak proteinlerin var olabilmesi için amino asitlerin rastgele biraraya gelmeleri de yeterli değildir. Aksine bir proteini oluşturan amino asitlerin her birinin belirli bir dizilime uygun olacak şekilde biraraya gelmeleri şarttır. Tek bir amino asitin eksik ya da fazla olması veya herhangi birinin yer değiştirmesi proteini işe yaramaz hale getirir.
Bu gerçekler karşısında, proteinlerin oluşumu ile ilgili çeşitli ihtimal hesaplamaları yapan bilimadamları tek bir proteinin dahi tesadüfen oluşamayacağı gerçeğini kabul etmişlerdir.
Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ve 12 farklı amino asit türünden oluşan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün içerdiği amino asitler 10300 farklı biçimde dizilebilir. (Bu, 1 rakamının sağına 300 tane sıfır gelmesiyle oluşan astronomik bir sayıdır.) Ancak bu dizilimlerden yalnızca bir tanesi söz konusu proteini oluşturur. Dolayısıyla bu örnekte verdiğimiz protein moleküllerinden yalnızca bir tanesinin tesadüfen meydana gelme olasılığı 10300'de bir ihtimaldir. Bu ihtimalin pratikte gerçekleşmesi ise imkansızdır.
dnadaki bilgi
Bir kütüphanede bulunan binlerce kitabın her birinde yer alan bilgiler tesadüfen yazılmış olabilir mi? Elbette bu mümkün değildir. Öyleyse canlılarla ilgili tüm bilgilerin saklandığı DNA molekülünün tesadüfen oluflamayacağı da açıktır.
Hücrelerin yapıtaşı olan proteinlerden tek bir tanesinin bile evrimin asılsız iddialarıyla meydana gelmesinin imkansız olduğunu, dolayısıyla evrimci iddialarla canlılığın oluşmasının mümkün olmadığını anlamazlıktan gelmeyin.
Bilimadamları yalnızca proteinlerin değil, hücrelerin de meydana gelişiyle ilgili çeşitli olasılık hesapları yapmışlardır.
New York Üniversitesi'nden kimya profesörü ve DNA uzmanı olan Robert Shapiro, sadece basit bir bakteri hücresinde bulunan 2000 çeşit proteinin (insan hücresinde ise yaklaşık 200.000 çeşit protein vardır) rastlantısal olarak ortaya çıkma ihtimalini hesaplamıştır. Elde ettiği rakam, 1040.000'de bir ihtimaldir.1 "1" rakamının yanına 40 bin tane sıfır konulduğunda elde edilen bu akıl almaz sayı, proteinlerin hiçbir şekilde tesadüfen oluşamayacağının çok açık bir delilidir.
Bu akıl almaz sayı karşısında, Cardiff Üniversitesi'nden Uygulamalı Matematik ve Astronomi profesörü Chandra Wickramasinghe şu yorumu yapmıştır:
Bu rakam (1040.000) Darwin'i ve tüm evrim teorisini gömmeye yeterlidir. Bu gezegenin ya da bir başkasının üzerinde hiçbir zaman (hayatın doğabileceği) bir ilkel çorba olmamıştır ve yaşamın başlangıcı rastlantısal olarak gerçekleşemeyeceğine göre, amaçlı bir aklın ürünü olmalıdır.2
Değil bir insanı oluşturan hücrelerin, tek bir tane bakteri hücresinin dahi tesadüfen meydana gelemeyeceğini ve bunun evrimin teorisinin çöküşü manasına geldiğini anlamazlıktan gelmeyin.

Bir Arabayı Çölde Birakıp On Yıl Sonra Geri Döndüğünüzde Onu Nasıl Bulursunuz?

Fiziğin en temel kanunlarından birisi olan Termodinamiğin İkinci Kanunu, evrende kendi haline, doğal şartlara bırakılan tüm sistemlerin, zamanla doğru orantılı olarak düzensizliğe, dağınıklığa ve bozulmaya doğru gideceğini söyler. Bu gerçek hepimizin yaşamları sırasında da yakından gözlemlediği bir durumdur. Örneğin bir arabayı çöle götürüp bırakır ve aylar sonra durumunu kontrol ederseniz, elbette ki onun eskisinden daha gelişmiş, daha bakımlı bir hale gelmesini bekleyemezsiniz. Aksine lastiklerinin patlamış, camlarının kırılmış, kaportasının paslanmış, motorunun çürümüş olduğunu görürsünüz. Evrim teorisine göre ise, dağınık, düzensiz, cansız atomlar ve moleküller, zamanla kendi kendilerine tesadüflerle biraraya gelerek düzenli ve planlı proteinleri, DNA, RNA gibi son derece kompleks moleküler yapıları, ardından da çok daha ileri düzenlere, tasarımlara sahip milyonlarca canlı türünü ortaya çıkarmışlardır. Elbette böyle bir senaryonun gerçekleşmesi mümkün değildir. İşte evrimin çelişkili ve bilimsel gerçeklere uzak noktalarından biri de budur.
İnsan vücudunda 100 trilyon hücre bulunur. Bu hücrelerin her birinin çekirdeğinde de DNA adlı bir molekül vardır. İşte bu molekülde insana ait bütün özelliklerin bilgisi -yani göz, saç ve ten renginden, iç organların yapısına, boy uzunluğundan ses tonuna kadar her türlü bilgi- şifrelenmiş bir şekilde kayıtlıdır. DNA'daki genetik bilgi kağıda dökülmeye kalkılacak olsa yaklaşık 500'er sayfalık 900 ciltten oluşan dev bir kütüphane oluşturulması gerekecektir. İşte bu bilginin tümü DNA'nın "gen" adı verilen parçalarında şifrelenmiştir. Genler ise belirli bir sıralamada dizilmiş nükleotidlerden oluşur. Bu nükleotidlerde meydana gelebilecek sıralama hataları o geni işe yaramaz hale getirir.
İnsan vücudunda 200.000 gen bulunur. Bu 200.000 geni oluşturan milyonlarca nükleotidin doğru sıralamasının tesadüfen oluşması ise kesinlikle imkansızdır.
DNA'daki bu kompleks yapının özel bir tasarımın sonucunda ortaya çıktığını, yani DNA'yı Allah'ın yaratmış olduğunu anlamazlıktan gelmeyin.
Evrimciler tüm canlıların ilkelden gelişmişe doğru gittiklerini öne sürerler. Bu asılsız iddiaya göre, insan da diğer tüm canlılar gibi evrimcilerin "ilkel insan" dedikleri yarı maymun-yarı insan yaratıkların zamanla gelişmesi ile ortaya çıkmıştır. Oysa bugün biliyoruz ki ilkel insan diye bir şey yoktur. İnsanlar her zaman insan, maymunlar da her zaman maymun olarak kalmışlardır. Bu kesin bir gerçektir. İnsanın atası olarak gösterilen fosiller eski insan ırklarına aittir.
Hatta günümüzde yaşayan pek çok insan topluluğu (Pigmeler, Aborijin yerlileri gibi) evrimcilerin insanın ataları gibi göstermeye çalıştıkları bu soyu tükenmiş insan ırklarıyla benzer fiziksel görünüm ve özellikleri taşımaktadırlar.
antik denizciler
700 Bin Yıllık Gemi Mühendisleri "ANTİK DENİZCİLER
İlk insanlar sandığımızdan çok daha akıllıydı..." New Scientist dergisinde yayınlanan bu habere göre insanlar 700 bin yıl önce gemicilik yapıyorlardı.
İnsanlarla maymunlar arasında çok bariz anatomik farklılıklar bulunmaktadır. Bunların evrimle açıklanması mümkün değildir. Bu, kesinlikle aksi iddia edilemeyecek, bilimsel delillerle kanıtlanmış olan APAÇIK bir gerçektir.
Bu konudaki sayısız delilden birkaçı şunlardır:
-Evrimcilerin yarı maymun canlıların yaşadığını iddia ettikleri dönemlere ait olan 800 bin yıllık bir insan yüzü fosili, 1995'te İspanya'nın Atapuerca bölgesinde bulunmuştur. Bu fosilin önemi günümüz insanından farksız bir yapıya sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durumda 800 bin yıllık bu fosili gören kişilerin anlamazlıktan gelemeyeceği bir gerçek açığa çıkmaktadır: 800 bin yıl önceki insanla bugünkü insanın arasında hiçbir fark yoktur.
turkana çocuğu
Homo erectus ırkına ait Turkana Çocuğu fosili; günümüz insanından neredeyse tamamen farksızdır.
-Evrimcilerin soy ağacı sıralamasında maymundan insana geçişin ilk aşamalarında yer alan ve Homo erectus olarak adlandırdıkları insanların bundan 700 bin yıl önce gemicilik yaptığı saptanmıştır. Bu konu ile ilgili haberlerden biri 14 Mart 1998'de New Scientist adlı dergide "İlk İnsanlar Sandığımızdan Çok Daha Akıllıydı…" başlığıyla yayınlanmıştır. Gemi yapacak bilgi birikimine ve teknolojiye sahip olan bu insanların "ilkel" olarak nitelendirilmesi ise kuşkusuz mümkün değildir.
-Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında, dik iskelet yapısı günümüz insanından hiç farklı olmayan bir çocuk fosili bulunmuştur. Homo erectus ırkına ait olan bu fosil hakkında paleoantropologların kanısı ortaktır. Amerikalı paleoantropolog Alan Walker bu çocuk fosili ile ilgili olarak, "ortalama bir patolojistin bu fosilin iskeletiyle, modern insan iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu" söylemiştir.3
-Bunlardan başka evrimcilerin Neandertal insanı olarak tanımladığı insan ırkına ait olduğu saptanmış 26 bin senelik dikiş iğnesi fosilleri bulunmuştur. Bu da bize evrimcilerin "ilkel insan" olarak nitelendirdiği Neandertallerin on binlerce yıl önce giyim-kuşam bilgisine sahip olduklarını gösterir.
Gemi yapacak kültüre sahip olan, giyim-kuşam sanatını bilen, iskelet yapısı olarak bizden hiçbir farkı olmayan ve günümüzden yüz binlerce yıl önce yaşamış olan bu insanların evrimciler tarafından "ilkel insan" olarak kabul ettirilmeye çalışılmasının sonuçsuz bir çaba olduğunu sakın anlamazlıktan gelmeyin.
 Evrimciler insanın ortaya çıkışı ile ilgili olarak maymunsu "ara form"lardan oluşan bir sıralama yaparlar ve buna da insanın "soy ağacı" derler. Evrimcilere göre günümüz insanı maymundan gelişerek zamanla insansı özellikler kazanmış ve bugünkü görünümüne kavuşmuştur. Bu, tamamen hayali bir sıralamadır. Bunun hayali olduğunu daha iyi anlamak için evrimcilerin soy ağacı sıralamasını yaparken neleri dayanak olarak aldıklarını incelemek yeterli olacaktır.
Bu sıralamayı yaparken evrimcilerin ilham kaynağı bazen bir kafatası kemiği, bazen tek bir çene kemiği, bazen de sadece bir diş parçası olmuştur. Bir kemiğe bakarak ve sadece bu kemiğe dayanarak bir canlının dış görünüşünü, akrabalarını, soyunu tespit etmek ise mümkün değildir. Evrimcilerin yaptığı işte budur. Tek bir kemiğe dayanarak canlılar hakkında hayali ama detaylı iddialar ortaya atarlar ve kendi hayali iddialarını kullanarak da hayali soy ağaçları oluştururlar.
Bu soy ağaçları dışında ellerindeki tek bir kemiğe dayanarak son derece kapsamlı senaryolar da oluştururlar. Örneğin, maymuna benzer bir insanı, yine maymuna benzer eşi ve çocuklarıyla birlikte yanan bir ateşin kenarında otururken, ilkel aletlerle avladıkları yemeklerini yerken ya da ağaçların üstünde hep birlikte yaşarken canlandıran resimler senelerdir çeşitli yayınlarda yer almaktadır. Bu yayınların hepsi evrimcilerin taraflı yorumlarının bir ürünüdür. Bu yolla tarihte yarı-maymun, yarı-insan canlıların yaşadığı ve bunların bizlerin atası olduğu telkini topluma kabul ettirilmeye çalışılmaktadır.
Oysa bu resimlerin tümü sadece ve sadece evrimcilerin geniş hayal güçlerinin bir ürünüdür. Hiçbir gerçeklikleri yoktur. Yalnızca bir kemik ya da diş parçasına dayanarak bir canlının aile yaşamının çizilmesi, bu canlıların detaylı maketlerinin yapılması, hiç kuşkusuz ki bilimsel gerçeklerin değil çok geniş bir hayal gücünün göstergesi olabilir.
Kısacası medyada gördüğünüz yürüyen, yemek yiyen ya da ailesiyle ilkel bir hayat yaşayan "ilkel insanlar" olarak tanıtılmaya çalışılan maymun-adam çizimlerinin gerçekte tek amacı, halkı yanlış yönlendirmek ve aldatmaktır.
Buraya kadar evrim teorisinin hiçbir bilimsel alanda geçerliliği olmadığını inceledik. Ancak tüm bu gerçeklerden çok daha açık bir gerçek daha vardır ki, bunun evrimci izahlarla açıklanması kesin olarak imkansızdır. Bu APAÇIK gerçek şudur:
İnsan dediğimiz varlık aslında, cansız fosfat, karbon, kalsiyum, magnezyum gibi maddelerin atomlarından meydana gelmiştir. Bu atomların ise kendilerine ait bir şuurları, iradeleri yoktur. Ama her nasılsa bu cansız atomlar biraraya gelip, canlı bir insanı meydana getirmişlerdir. Sonra da bu "atomlar topluluğu" okumaya, üniversite bitirmeye karar vermiş ve söz konusu atomların bir kısmı profesör olmuşlardır. Atomlardan oluşan profesörler mikrobiyolojide uzmanlaşmaya karar vermiş, "bir elektron mikroskobu icad edip kendimizi seyredelim" demişlerdir. Veya tıp alanında uzmanlaşıp, atomlardan meydana gelen virüslerin sebep olduğu hastalıkları yine atomlardan oluşan ilaçlarla tedavi etmişlerdir.
İşte evrimcilerin iddiaları açıkça budur. Atomun tek başına şuursuz olduğunu bilirler ama çok sayıda atomun biraraya gelince düşünebilen, özleyebilen, sevinen, üzülen şuurlu insanları meydana getirdiğini iddia ederler.
İnsan bilinç, irade sahibi, düşünebilen, konuşabilen, akledebilen, muhakeme yeteneği olan, kararlar alabilen bir varlıktır. Bu özellikleri onu farklı kılar. İşte bütün bu özellikler, onun sahip olduğu "ruh"un işlevleridir.
Bir insanı oluşturan tüm parçalar teker teker tesadüfen biraraya gelse bile, böyle bir atom yığınının insan ruhunu oluşturamayacağını SAKIN ANLAMAZLIKTAN GELMEYİN.


NOTES

1    Robert Shapiro, Origins: A Sceptics Guide to the Creation of Life on Earth, New York: Summit Books, 1986, s. 127)
2    Fred Hoyle, Chandra Wickramasinghe, Evolution from Space, New York: Simon and Schuster, 1984, s. 148)
3    Boyce Rensberger, The Washington Post, 19 Kasım 1984

Sakın Çevrenizdeki Canlılardaki Mucizevi Özellikleri, Mükemmellikleri Anlamazlıktan Gelmeyin

Sakın
Çevrenizdeki Canlılardaki Mucizevi Özellikleri, Mükemmellikleri Anlamazlıktan Gelmeyin

çiçeklerçiçekler
Önceki bölümlerde detaylı olarak ele alındığı gibi tek bir hücrenin dahi tesadüfen ortaya çıkması imkansızdır. Peki tek bir hücre tesadüfen ortaya çıkamıyorken canlılardaki bu sayısız çeşitlilik tesadüfen ortaya çıkmış olabilir mi? Bu sorunun cevabı kesinlikle "hayır"dır.
Çevrenizde ne kadar çok çeşitte canlı olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Gelin birlikte yeryüzündeki canlı çeşitliliğini öncelikle bitkilerden başlayarak düşünelim. Bazen etrafımızda gördüğümüz, bazen kitaplarda rastladığımız, bazen de televizyonda belgeseller seyrederek tanıdığımız bitkileri yeniden gözümüzün önüne getirmeye çalışalım. Karanfilleri, gülleri, papatyaları, nilüferleri, tropik bölgelerdeki dev yapraklı ağaçları, kivileri, ananasları, akasya ağaçlarını teker teker düşünelim. Yaprak yapılarını, lezzetlerini, renklerini, kokularını, fotosentez yapmalarını, topraktan metrelerce yukarıya besinlerini taşımalarını ve diğer detay özelliklerini de hatırlayalım.
Önceki bölümlerde detaylı olarak ele alındığı gibi tek bir hücrenin dahi tesadüfen ortaya çıkması imkansızdır. Peki tek bir hücre tesadüfen ortaya çıkamıyorken canlılardaki bu sayısız çeşitlilik tesadüfen ortaya çıkmış olabilir mi? Bu sorunun cevabı kesinlikle "hayır"dır.
Çevrenizde ne kadar çok çeşitte canlı olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Gelin birlikte yeryüzündeki canlı çeşitliliğini öncelikle bitkilerden başlayarak düşünelim. Bazen etrafımızda gördüğümüz, bazen kitaplarda rastladığımız, bazen de televizyonda belgeseller seyrederek tanıdığımız bitkileri yeniden gözümüzün önüne getirmeye çalışalım. Karanfilleri, gülleri, papatyaları, nilüferleri, tropik bölgelerdeki dev yapraklı ağaçları, kivileri, ananasları, akasya ağaçlarını teker teker düşünelim. Yaprak yapılarını, lezzetlerini, renklerini, kokularını, fotosentez yapmalarını, topraktan metrelerce yukarıya besinlerini taşımalarını ve diğer detay özelliklerini de hatırlayalım.
kelebekler
Bu çeşitliliği bir de hayvanlar için düşünelim. Bildiğimiz bütün hayvanları gözümüzün önüne getirelim. Zürafaları, antilopları, filleri, tavukları, balık çeşitlerini, atmacaları, serçeleri, tavus kuşlarını, devekuşlarını, tavşanları, kelebekleri, çeşit çeşit böcekleri düşünelim. Bu canlıların vücutlarındaki mekanizmaları, yaşadıkları ortamları, üremelerini, avlanmalarını kendi içinde bölümlere ayırarak düşünelim.
Sadece burada sayılanlar bile yaşadığımız dünya üzerinde inanılmaz bir çeşitlilik olduğunu fark etmek için yeterlidir.
sinek kanadı
Bir sineğin kanadı saniyede 500 kez hareket edebilecek kadar olağanüstü bir yaratılışa sahiptir.
Allah'ın canlılarda yarattığı çeşitliliğe bir örnek vermek gerekirse, yalnızca yeryüzünde yaşayan kelebek türlerinin sayısı "200 bin"dir. Bu türlerin kendi içinde "1 milyon" kelebek cinsini barındırdığı doğa bilimciler tarafından tespit edilmiştir. Bunların hepsinin olağanüstü derecede kompleks ve birbirinden farklı sistemleri vardır, içinde yaşadıkları ortamda gizlenmelerini sağlayan çok farklı kamujlaj yöntemleri vardır. Kimilerinin üzerine düşmanlarını korkutmaya yarayan sahte göz şekilleri yerleştirilmiştir.
Bu olağanüstü çeşitlilikteki tasarımı göz önüne alarak düşünün. Bu kadar çok çeşitteki, üstelik de hepsi birbirinden bu derece farklı yapılardaki milyonlarca canlının, tesadüfen birbirlerinden türemesinin imkansız olduğunu ANLAMAZLIKTAN GELMEYİN.
Akıl ve vicdan kullanarak canlılardaki çeşitliliği ve mucizevi özellikleri düşünen bir kişi kolaylıkla bunların nasıl ortaya çıktığı sorusuna bir cevap bulacaktır. Alemlerin Rabbi olan Allah tüm canlıları benzersiz bir şekilde yaratmıştır. Allah herşeye hakimdir.
Siz de etrafınızdaki canlılara baktığınızda rahatlıkla göreceğiniz bu apaçık gerçeği ANLAMAZLIKTAN GELMEYİN.
Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O'nun nasıl bir çocuğu olabilir? O'nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, herşeyi yaratmıştır. O, herşeyi bilendir. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir. (En'am Suresi, 101-102)
Bu çeşitliliğin yanısıra, doğadaki pek çok canlı son derece şaşırtıcı sistemlere ve kompleks vücut mekanizmalarına sahiptir. İnsanların, nasıl işlediğini çözmek için uzun yıllar uğraştıkları bu sistemleri, canlılar ilk yaratıldıkları günden beri kullanmaktadırlar. Bu mekanizmalardaki olağanüstü özelliklerin evrim teorisinin iddia ettiği gibi tesadüflerle açıklanması ise imkansızdır. Her canlı bulunduğu ortamda rahatça yaşayabileceği şekilde özel olarak yaratıl-mıştır.
Canlıların, bu sistemleri bilinçli olarak kendilerinin oluşturmalarının imkanı yoktur. Canlılardaki kusursuz düzenlemeler onların yaratılışlarındaki mükemmellikten kaynaklanmaktadır.
Bu bölümde doğadaki sayısız çeşitliliğe sahip bitkiler ve hayvanlardaki mekanizmalardan bazı örnekler verilecektir.
Bunları okurken iyice düşünün, hayvanlardaki ve bitkilerdeki bu şaşırtıcı mekanizmaların kendi kendilerine oluşamayacak kadar kusursuz yapılar olduğunu sakın ANLAMAZLIKTAN GELMEYİN.
balarısı
Kovanın ısısını sabit tutmak için çalışan (üstte) işçi balarıları.
"Hayvanlardaki kusursuz yapılar" dendiğinde akla değişik, hiç adı duyulmamış canlıların ilginç özellikleri kastediliyormuş gibi bir düşünce gelebilir. Oysa insanın yanıbaşında olan, her zaman görmeye alışık olduğu canlılarda da bu kusursuz özellikler mevcuttur. Çoğu zaman insanın bile başaramayacağı kadar kompleks işlemler gerçekleştiren bu canlıların, örneğin bir sineğin ya da bir kuşun vücudunda olağanüstü bir yaratılış vardır. Etrafındaki canlıları dikkatle inceleyen insan bu canlıların üstün bir aklın ürünü olduğunu yani bu canlıların yaratıldığını görecektir.
Örneğin her gün, her yerde görmeye alışık olduğunuz sinekler uçmak için çok fazla enerjiye ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden sineklerin diğer canlılardan daha farklı bir solunum sistemi vardır. Havadan aldıkları oksijen vücutlarındaki özel ince hava tüpleriyle hücrelere doğrudan ulaştırılır. İşte bu sayede aşamasız ve kesintisiz olarak, çok süratli ve verimli bir şekilde oksijenin yanması sağlanır. Bu, sineğin sahip olduğu mucizevi özelliklerden sadece bir tanesidir. Sinekler buna benzer daha pek çok yaratılış mucizesi ile donatılmışlardır. Allah sineğin yaratılışındaki üstünlüğe bir ayetinde şöyle dikkat çekmektedir:
Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız –hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)
Başka bir örnek olarak arıları düşünelim. Arıların bal ürettikleri, altıgen hücrelerden petekler yaptıkları, toplu halde kovanda yaşadıkları herkes tarafından bilinir. Oysa arıların sahip oldukları özellikler sadece bunlarla sınırlı değildir. Balarıları için yaşadıkları kovanın bakımı çok önemlidir. Kovandaki ısının sabit tutulması, kovanın temizliği ve güvenliği gibi ihtiyaçların tümü işçi arılar tarafından karşılanır. Balarıları dışarının ısısı ne olursa olsun kovanın ısısını her zaman sabit tutarlar, özellikle kuluçka odalarının sıcaklığına çok dikkat ederler. Sabah vakitlerinde hava soğuk olduğunda işçiler petek çevresinde kümelenirler ve vücut sıcaklıkları ile yumurtaları ısıtırlar. Gün ilerledikçe ve hava ısınmaya başladıkça arılar tarafından sıkıca örülen küme yavaş yavaş dağılır. Eğer sıcaklık daha fazla artmaya devam ederse, işçilerin bir bölümü kanatlarını yelpaze gibi kullanmaya başlarlar. Bu havalandırma işlemini, kovanın girişine ve peteklerin üzerine doğru yönlendirerek kovan ısısını düşürmeye çalışırlar. Çok sıcak bir gündeyse bu işlem yeterli olmayacağı için arılar daha şiddetli bir soğutma yöntemi kullanmak zorundadırlar. Böyle durumlarda, sulandırılmış bal damlalarını boş hücrelerin ağızlarına yerleştirirler. Kanatları ile oluşturdukları hava akımı bu damlaların içerisindeki suyu buharlaştırır. Bu soğutma sistemiyle kovanın ısısı kısa sürede eski haline döner.4
ateş böceğiateş böceği
Günümüz teknolojisinin henüz ulaşamadığı hedefe, var oldukları günden beri sahip olan ateşböcekleri.
Her an çevremizde gördüğümüz bu canlılarda kusursuz bir tasarım ve bilinçli davranışlar vardır. Üstelik burada sözünü ettiğimiz özellikler, canlılardaki olağanüstü yönlerin çok küçük bir bölümüdür. Düşünen bir insanın bu özelliklerde kolaylıkla görebileceği üstün akıl ve plan, bize tüm doğaya hakim olan Yaratıcının yani Allah'ın varlığını ispatlayan APAÇIK bir delildir. Tüm canlılar Allah'ın ilhamıyla hareket etmektedirler.
Ama bazı insanlar bunları hiç düşünmezler ya da düşündüklerinde bu canlıların yaptıkları işlerdeki mucizevi yönü görmezden gelirler. Ama siz Allah'ın yaratışındaki bu üstünlüğü ve benzersiz sanatı ve bu canlıların Allah'ın ilhamıyla hareket ettiklerini SAKIN ANLAMAZLIKTAN GELMEYİN.
Allah, yaratma sanatındaki üstünlüğü ve benzersizliği, çok sık gözlemleyemediğimiz canlılarda da bizlere göstermektedir. Buna çok çarpıcı bir örnek olarak Sibirya Semenderlerini verebiliriz. Donmuş toprakların metrelerce derinliklerinde yıllarca kalabilen Sibirya Semenderlerinin, hava şartlarının iyileşmesiyle birlikte buzları çözülür ve normal yaşamlarına dönerler. Bu canlıların -50 derece ısıda bile yaşayabildiği saptanmıştır. Sibirya Semenderleri bu özelliklerini, kendi vücutlarında ürettikleri ve dondurucu soğuklarda kendilerini donmaktan koruyan antifiriz benzeri bir maddeye borçludurlar. Antifiriz maddeleri semenderlerin kanındaki hücrelerde bulunan suyun yerine geçerek, dokuların keskin buz kristallerinden zarar görmesini önler.5
teş böceklerinin verdiği ışığın en önemli özelliği, ateşle ve sıcaklıkla ilgisinin olmamasıdır; buna "soğuk ışık" denir. Bu, günümüzdeki aydınlatma teknolojisinin ulaşmaya çalıştığı bir hedeftir. Normal bir ampul, elektrik enerjisinin ancak %3-4'ünü ışığa dönüştürüp, kalan kısmını ısıya dönüştürür. Ateşböcekleri ise yüzde yüz bir verimle ışık üretirler.6
nautilius
İlginç bir denizaltı, Nautilus.
Denizaltılarda bulunan dalış tankları suyla dolunca gemi sudan daha ağır hale gelir ve dibe dalar. Eğer tanktaki su, basınçlı hava ile boşaltılırsa, denizaltı tekrar su yüzüne çıkar. Nautilus adı verilen bir deniz hayvanı da aynı yöntemi kullanır. Nautilus'un vücudunda 19 cm. çapında salyangoz kabuğu biçiminde spiral bir organ vardır. Bu organda birbiriyle bağlantılı 28 tane "dalış hücresi" bulunur. Peki ama, Nautilus suyu boşaltmak için gerekli basınçlı havayı nereden bulur? Nautilus, bunun için biyokimyasal yoldan özel bir gaz üretir ve bu gazı kan dolaşımı ile hücrelere aktararak hücrelerden suyun çıkmasını sağlar. Bu şekilde avlanırken ya da düşmanlarından kaçarken yükselmek ya da dibe batmak için gerekli miktarda suyu dışarı pompalayabilmektedir. Bir denizaltı sadece 400 metre dibe batabilirken, Nautilus için 4000 metre derinliğe dalmak son derece kolaydır.7
Soğutma sistemlerini ilk keşfedenler insanlar değildir. Sıcakkanlı her canlı, ısı kontrolü için birçok mekanizmaya sahiptir. Afrika'nın hızlı koşan gazeli, sık sık düşmanlarından kaçmak için koşmak zorunda kalır. Bu sürat koşusu gazelin vücut ısısını yükseltir. Fakat gazelin hayatta kalabilmesi için beyninin vücudundan daha serin tutulması gerekir. Gazel beynini serin tutmak için, başının sağ tarafında, kendine has bir soğutma sistemine sahiptir. Gazellerin ve benzer hayvanların, soluk alma kanallarının ardında uzanan, büyük kan birikintilerinin içerisinden yayılan yüzlerce küçük atardamar vardır. Soluklanmış hava burna ait bu gölcüğü soğutur, bu yüzden küçük atardamarların içerisinden geçen kan soğumuş olur. Sonra küçük atardamarlar kanı beyne taşıyan tek bir kan damarı içerisinde biraraya gelirler. Beynin soğutulması için gerekli olan bu sistem var olmasaydı gazel de hayatını devam ettiremezdi.8
Baykuşlardaki görüş derinliği, bütün yırtıcı kuşlarda olmakla birlikte, hiçbir kuş bu konuda baykuş kadar iyi donanımlı değildir. Baykuşların bazı türleri, görüş alanlarını genişletmek için, başlarını 180 derece döndürüp tam arkalarını görebilecek bir yapıya sahiptirler. Bu kolaylık, sadece yırtıcı hayvanlardan korunmalarını değil, aynı zamanda avlarının yerini doğru saptamalarını sağlar. Baykuş gözlerinin belki de en olağanüstü özelliği büyüklükleridir. Yüzün büyük bir kısmını kaplayan bu kocaman gözler birbirlerinden çok ince bir kemikle ayrılmıştır. Bunun sonucu olarak, göz boşluğuna sıkıca yerleşen gözler, göz kasları için hemen hemen hiç yer bırakmazlar. Birçok baykuşun gözü yerinden oynamadığından bu kuşlar değişik yönlere dönmek için oldukça esnek olan boyunlarını kullanırlar.9
gazel
1. Soğutulmuş Atardamar Kanı
2 Soğuk Toplardamar Kanı
3. Sıcak Atardamar Kanı
4. Buharlaşma
Solda gazelin kafa yapısını gösteren şematik resmi,
Sağda ise düşmanından kaçmaya hazırlanan bir gazel.
Baykuş, avının yerini saptar saptamaz, en sessiz şekilde onun üzerine atılmalıdır. Ama kuşların çoğu uçarken bir ses çıkarırlar. Örneğin havada uçan bir kuğunun kanat hışırtısı çok uzaklardan duyulabilir. Birçok büyük kuşun kanatları da uçarken ses çıkarır. Gürültülü kanatlarsa, bir gece avcısı için avının olası bir saldırıyı fark etmesine yol açacağı için açık bir dezavantajdır. Ama bu problem gece avlanan baykuşlarda, özel tüy yapıları sayesinde çözülmüştür. Baykuşun tüyleri yumuşaktır, uçmasını sağlayan güçlü kanat tüylerinin uçları ise püskülümsü bir yapıya sahiptir. Kanat tüylerinin kadife yumuşaklığındaki yüzeyleri, sesi etkili bir biçimde boğarak baykuşun sessiz uçmasını sağlar.10
Çıngıraklı yılanlar ısıya duyarlı özel gözleri ile zifiri karanlıkta bile fare, sıçan gibi sıcakkanlı avları bulabilirler. Yılanın 15 cm. yakınında bulunan küçük bir fare, çevresindeki havada yalnızca 0.005 derece gibi son derece az, hatta hissedilmeyecek bir sıcaklık değişimi yarattığı halde, yılan tarafından kolayca fark edilir. Yılan, beynine ulaşan avıyla ilgili bilgiyi, saniyenin 1/20'si kadar kısa bir sürede alıp, değerlendirip tepki gösterebilir. 1 saniyenin, insan gözünün yavaşça açılıp kapanması kadar kısa bir zaman olduğu düşünüldüğünde yılanın akıl almaz hızı daha net anlaşılabilir. Avının yerini hiç şaşmadan bulan çıngıraklı yılan, şaşırtıcı bir isabet yeteneğiyle saldırır ve zehirli dişleriyle hayvanı öldürür.11
Su samurları kürklerini ayaklarıyla tararlar, bu sayede hem kürklerini temizler, hem de derilerindeki yağ ile kürklerini tımar etmiş olurlar. Samurlar bu işlemle hava kabarcıklarını kürklerine emdirirler; bu onların kürklerini havalandırmak için kullandıkları tek yöntemdir. Pasifiğin dondurucu soğuğundan korunabilmelerinde kalın derilerinin kabarcık tutma kapasitesinin fazlalığı çok önemlidir. Derilerindeki bu su kabarcıkları onları donmaktan korur. Eğer su samurlarının kılları keçeleşirse (çoğu zaman petrol atıkları buna sebep olabilir) hayvan çok kısa bir sürede donarak ölür.12
baykuş
Antartika bölgesinde yaşayan Wedel türü ayıbalığı denizin sekiz aydan fazla süre buzla kaplı kaldığı, hava sıcaklığının –56 dereceye, su sıcaklığınınsa -26 dereceye dek düştüğü sert kışlarda bile bu koşullara dayanabilir. Ayıbalıkları, çok derinlere daldıklarında yoğun ve ani basınç değişimi yüzünden oluşan vurgundan etkilenmezler. Çünkü uzun süreli dalışlarında su altına girmeden önce birkaç küçük dalış yaparlar. Kaburga kemiklerini ve diyaframlarını açıp kapayarak ciğerlerindeki havayı dışarı atarlar ve ciğerlerini de kapatırlar. Bir süre sonra ciğerlerinde hiç hava kalmadığından azot eriyerek kana karışmaz ve yaşamsal sorunlar da böylece önlenmiş olur. Ayıbalıklarının solunum borusu çoğu memelininkinin tersine yuvarlak değil, düz-oval biçimlidir ve yüksek basınç altında hemen kapanabilmektedir. Aynı şekilde kulaklardaki hava boşlukları da dış basınç belli bir noktaya eriştiğinde şişip burayı tıkayan kan damarlarıyla örülmüştür. Bu yapılar ayıbalıklarına, ağır koşullarda yardımcı olan avantajlardır.13
Sinek kuşunun kalbi gün boyunca saniyede 500 ile 1200 kez çarpar. Gece ise kalbi öylesine yavaşlar ki görünüşte sanki nabzı durmuştur ve hatta kuş nefes almıyor gibidir. Bunun benzerini kış geldiğinde kirpiler de yapar. Bu, onların kış uykusudur. Sinek kuşu ise her yıl 365 kez kış uykusuna yatmak zorundadır.14
çıngıraklı yılanlarsu samuru
Çıngıraklı yılanlar, ısıya duyarlı olarak yaratılmış gözleri ile karanlıkta dahi sıcakkanlı hayvanları rahatlıkla görebilirler.
Özel bir yöntemle Pasifiğin dondurucu soğuğundan korunan su samuru.
Burada verilen örnekler yeryüzündeki canlıların çok az bir bölümüdür. Ama yalnızca bu örneklere bakarak bile tüm canlılarda, her ayrıntısında bir bilgi ve tasarım olan mekanizmaların bulunduğu görülebilir. Bir canlının donmamasını sağlayacak antifiriz üreten sistemden, görüş derinliği veren göz yapısına, canlının bulunduğu yerle çok kısa sürede adeta bir bütün haline gelmesini sağlayan renk değiştirme yeteneğine kadar tüm bu mekanizmaların kaynağı elbette rastlantılar değildir. Rastlantılar şuur gösterip plan yapamaz. Bu canlılar bir şuur sahibi tarafından özel olarak belirlenmişlerdir diğer bir deyişle bu canlılar yaratılmışlardır. Herşeyden haberdar olan, herşeye hakim olan Allah bu özellikleri onlara vermiştir. O'nun yaratmasında sonsuz bir sanat ve ilim vardır. Allah kusursuzca yaratandır.
Öyleyse siz de bu mucizevi sistemlerin ancak ve ancak Allah'ın üstün yaratmasının eseri olduklarını ANLAMAZLIKTAN GELMEYİN.
sinekkuşu
Sinek kuşu
Bir bitkiyi elinize alın ve yapraklarına bakın. Yapraklarının dizilişini, rengini, parlaklığını inceleyin. Nasıl olup da metrelerce yükseklikteki ağaçların tepesindeki yaprakların dahi her zaman yemyeşil kalabildiklerini bir düşünün. Sonra başınızı çevirip gökyüzünde uçan kuşlara bakın, bir tüyü elinize alıp inceleyin, hatta bu incelemeyi mikroskopla yapın. Kuşlara kusursuz bir uçuş yeteneği veren tüyün içindeki yüzlerce küçük çengeli ve bu çengelleri birbirine bağlayan yüzlerce küçük menteşeyi bir de kendiniz görün.
Bu örneklerin sayısını artırarak ve çok farklı yönlerden yaklaşarak daha pek çok canlıyı inceleyebiliriz. Onlardaki detaylı yaratılışı görebiliriz. Peki bu özellikler nasıl ortaya çıkmıştır? Canlılardaki bu detaylı özellikler rastgele gelişen tesadüfler sonucunda meydana gelmiş olabilir mi?
Bu soruların cevabını da yine sorular sorarak verelim. Bir uçak bilinçli bir müdahale olmadan, tesadüfen oluşabilir mi? Peki ya bir fabrika, tuğlaların rastgele üstüste dizilmesiyle ortaya çıkabilir mi? Elbette ki hayır. Kompleks yapılara sahip olan bu teknoloji ürünleri ancak akıl sahibi insanlar tarafından tasarlanır ve üretilirler. Aynı şekilde doğadaki canlıların tümünde görebildiğimiz kusursuz yaratılış da üstün bir aklın ürünüdür. Bu APAÇIK bir gerçektir.
Fransız Bilimler Akademisi'nin eski başkanı olan ünlü Fransız zoolog Pierre Grasse, tesadüflerin canlılığın ortaya çıkışını açıklayamayacağı gerçeği ile ilgili şunları söylemektedir:
Tek bir bitki, tek bir hayvan, binlerce ve binlerce tam olması gerektiği şekilde faydalı tesadüflere maruz kalmalıdır. Yani mucizeler sıradan bir kural haline gelmeli, inanılmaz derecede düşük olasılıklara sahip olaylar kolaylıkla gerçekleşmelidir. Hayal kurmayı yasaklayan bir kanun yoktur, ama bilim bu işin içine dahil edilmemelidir.15
Grasse'nin de söylediği gibi dünya üzerindeki canlı varlıkların tesadüflerle oluşması ancak bir hayal ürünü olabilir.
Tek bir kuş tüyü, tesadüflerle izah edilemeyecek kadar mükemmel bir yaratılışa sahiptir.
CANLILAR TESADÜFEN ORTAYA ÇIKMAMIŞLARDIR. Tüm canlıları üstün güç sahibi bir Yaratıcı yani alemlerin Rabbi olan Allah yaratmışır. Artık tüm dünyanın fark ettiği bu apaçık gerçeği siz de ANLAMAZLIKTAN GELMEYİN.
Doğadaki canlılarda gördüğümüz üstün akıl, tasarım ve düzen tüm evrene hakimdir. İçinde yaşadığımız dünyadan, uzaydaki diğer tüm gök cisimlerine kadar yine kusursuz bir planlama görülmektedir.
Üzerinde yaşadığımız dünya içiçe geçmiş sistemlerin işlediği çok özel bir gezegendir. Canlıların yaşayabilmesi için, çok hassas dengelerle birlikte, özel olarak yaratılmıştır. Evrendeki diğer gezegenlerle Dünya arasında bir karşılaştırma yapıldığında bu gerçek daha net görülür. Üzerinde yaşam olan tek gezegen Dünya'dır.
güneş sistemi
Güneş Sistemimizde yaşamaya elverişli yegane gezegen Dünya'dır. Bu gezegen üzerinde yaşamın var olabilmesi için gereken her şart çok hassas dengelerle sağlanmıştır. Üstteki resimde görülen Mars gezegeninden bir kesittir. Kuşkusuz diğer gezegenlerle Dünya karşılaştırıldığında insan ne kadar özel yaratılmış bir mekanda yaşadığını rahatlıkla anlayabilir.
Dünya'nın kendi etrafındaki dönüş hızı, Güneş'e olan uzaklığı, atmosferindeki dengeler, ekseninin eğik olması, diğer gezegenlerin aksine suyun sıvı halde sürekli olarak bulunması ve bunlara benzer daha pek çok denge, Dünya'yı diğer gezegenlerden farklı kılar. Dünya'daki yaşamın sürekliliği açısından bu dengeler son derece önemlidir. Örneğin canlı yaşamı için mutlaka gerekli olan Dünya'nın atmosferi yalnızca insanın değil, yeryüzündeki tüm canlıların yaşamaları için gereken gazları en uygun oranlarda içerir. Atmosferin karışımında %77 oranında azot, %21 oranında oksijen, %1 oranında karbondioksit ve diğer gazlar bulunur. Bu oranlar canlıların ihtiyaçları için gereken en ideal değerlerdir. Bu gazlardan birini, örneğin oksijeni ele alalım.
Eğer oksijenin atmosferdeki oranı %21'den fazla olsaydı canlı hücreleri kısa süre içinde hasar görürdü. Ayrıca canlılık için gereken bitki örtüsü ve hidrokarbon molekülleri de tahrip olurdu. Eğer bu oran daha az olsaydı solunum yapmamız zorlaşır ve aldığımız gıdaların enerjiye çevrilmesi mümkün olamazdı. Görüldüğü gibi %21'lik oksijen oranı, canlılık için belirlenmiş en ideal orandır. Aynı şekilde havadaki karbondioksit oranının şimdikinden daha fazla olması yeryüzünün aşırı ısı tutarak canlılığı tehdit eden bir sıcaklığa ulaşmasına, daha az olması ise güneş ısısının depolanamayıp gece ile gündüz arasında çok büyük ısı farklılıklarının oluşmasına ve geceleyin "0"ın altında çok düşük sıcaklıklara varan bir ısı azalmasına sebep olurdu. Havadaki azotun oranı ise oksijenin yakıcı etkisinin en mükemmel biçimde dengelendiği ve canlılığın devamı için gereken en uygun değerdedir.
Bu oranların sabit kalması da yine Dünya'daki başka bir önemli denge unsuru ile sağlanmaktadır. Yeryüzündeki bitki örtüsü, fotosentez yolu ile karbondioksidi oksijene çevirerek her gün yaklaşık 200 milyar ton oksijen üretir. Dünya'nın kütlesi de atmosferin uzaya dağılıp gitmesini engellemek için gereken en ideal ölçüye sahiptir.
yer kabuğu katmanları
1. Manyetik Alan
2. MAnto
3. Yerkabuğu
4. Dış Çekirdek
5. İç Çekirdek
Dış yüzeyinden merkezine doğru 7 katmandan oluşan Dünya'da hayat "kabuk kısmı" denilen 6-70 km.lik bölgede hüküm sürer. Kabuk kısmı 6370 km.lik derinliğin ancak %1'lik bir bölümünü oluşturur. Dünya''yı bir elmaya benzeten bilimadamları elmanın kabuğunu Dünya'nın üzerindeki yaşanılan bölge, içini ise binlerce derecelik magmanın kaynadığı yer olarak tanımlarlar. Yerin sadece 1 km. aşağısındaki sıcaklığın 60°C'ye yakın olduğu düşünülürse, ayaklarımızın altındaki Dünya'nın aslında ne denli güvenliksiz bir yer olduğunu daha iyi kavrarız. İnsanın sahip olduğu mal-mülk, evlatlar, kariyer; hepsi aslında içi ateş dolu olan bu topun incecik zarı üzerinde sürdürülen bir yaşama aittir.
Atmosferdeki bu dengeler sağlanırken aynı zamanda Dünya yüzeyindeki ısının da kontrol altında tutulması gerekmektedir. Bu kontrol Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesinin sabit olmasına, Güneş'in büyüklüğüne, Dünya'nın dönüş hızına, Dünya ekseninin eğikliğine bağlıdır.
Bunlarla birlikte Dünya'daki yaşamın devamlılığı için gereken daha pek çok denge vardır. Örneğin, yerçekimi kuvvetinin şu anki gücü, tam olması gereken ölçüye sahiptir. Eğer yerçekimi kuvveti şu ankinden daha güçlü olsaydı atmosfer çok fazla amonyak ve metan gazı biriktirirdi ki bu da yaşamın sonu demek olurdu. Aksine eğer yerçekimi daha zayıf olsaydı, atmosfer çok fazla su kaybeder o zaman da canlıların yaşaması mümkün olmazdı.
Yerkabuğunun ve ozon tabakasının kalınlığı, Dünya üzerindeki su ve azot döngüsünün sağlanması, dağların varlığı, atmosfer tabakasının koruyucu özelliğe sahip olması ve bunlara benzer daha pek çok denge yeryüzündeki canlılığın devamlılığı açısından olması zorunlu dengelerdir.
İnsanların çoğu ise, atmosferin gaz bileşimindeki, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığındaki veya gezegenlerin hareketlerindeki hassas dengelerin, ince ayarların bilincinde olmadan yaşamlarını sürdürürler. Bu dengelerin ve ayarların kendi yaşamları açısından ne kadar büyük önem taşıdığını bilmezler. Oysa bunlardan herhangi birinde meydana gelecek çok küçük bir değişiklik bile insanın varlığı, Dünya'daki canlılığın devamı açısından çok büyük sorun oluşturacaktır. Üstelik burada bahsettiklerimiz var olan milyonlarca dengeden sadece birkaç tanesidir. Ama yalnızca bu birkaç dengenin bile üstün bir aklın ve ilmin ürünü olduğu APAÇIK bir gerçektir.
Öyleyse bu kadar hassas dengelerin tesadüfen oluşamayacağını, ancak üstün güç sahibi Allah'ın bu düzeni kurulabileceğini SAKIN ANLAMAZLIKTAN GELMEYİN.


NOTES

4    The Marvels of Animal Behavior, National Geographic Society, 1972, s. 49-64
   New Scientist, Eugene Potapov, How Salemenders Survive the Deep Freeze, Vol. 139, ıss. 1890, 11 Eylül 1993, s. 15
6    Bilim ve Teknik Dergisi, Ekim 1987, Sayı 239, s. 10
   Bilim ve Teknik Dergisi, Cilt, 20 Sayı 231, Şubat 1987, s. 11
8    Lawrence O. Richards, It Couldn't Just Happen, s. 108
9    Görsel Bilim ve Teknik Ansiklopedisi, Cilt 3, s. 782
10  Görsel Bilim ve Teknik Ansiklopedisi, Cilt 3, s. 784
11  Görsel Bilim ve Teknik Ansiklopedisi, 7. Cilt, s. 2352
12  National Geography, June 1995, N.6, Vol. 187, s. 50
13  Görsel Bilim ve Teknik, 8. Cilt, s. 2660
14  David Attenborough, The Life of Birds, Princeton, New Jersey:  Princeton University Press, 1998, s. 59
15  Pierre-P Grasse, Evolution of Living Organisms, New York: Academic Press 1977, s. 103