28 Ağustos 2016 Pazar

Sakın Maddenin Dışarıda Var Olan Aslıyla Hiçbir Zaman Muhatap Olamadığınızı Anlamazlıktan Gelmeyin

UYARI
Okuyacağınız bu bölüm, hayatın ÇOK ÖNEMLİ bir sırrını içermektedir. Maddesel dünyaya bakış açınızı kökten değiştirecek olan bu konuyu, çok dikkatli bir biçimde ve sindirerek okumalısınız.Burada anlatılacak olanlar yalnızca bir bakış açısı, farklı bir yaklaşım veya herhangi bir felsefi düşünce değil; dine inanan-inanmayan herkesin kabul edeceği, bugün bilimin de kanıtladığı

Sakın
Maddenin Dışarıda Var Olan Aslıyla Hiçbir Zaman Muhatap Olamadığınızı Anlamazlıktan Gelmeyin

Dünyaya geldikleri günden itibaren insanlara toplum tarafından verilen bazı telkinler vardır. Bu telkinlerden biri ve belki de en önemlisi, ancak gözle görülebilen şeylerin var oldukları, gözle görülmeyen şeylerin ise bir gerçekliğinin olmadığı şeklindeki yanlış anlayıştır. Bu anlayış toplumun önemli bir kesimi tarafından kabul görmüş ve nesilden nesile sorgulanmadan, bu şekilde aktarılmıştır.
Oysa insan bir an olsun aldığı telkinlerden sıyrılıp tarafsızca düşünmeye başladığında çok farklı, çok etkileyici bir gerçekle karşılaşır. Bu gerçek şudur:
Doğduğumuz andan itibaren çevremizde gördüğümüz herşey; dünya, insanlar, hayvanlar, çiçekler, o çiçeklere ait renkler, kokular, meyveler, meyvelerden bize ulaşan tadlar, gezegenler, yıldızlar, dağlar, taşlar, evler, uzay, kısacası herşeyi beş duyumuz bize tanıtır. Bu konuyu daha anlaşılır kılmak için öncelikle dış dünya hakkında bize bilgi veren duyularımızdan söz edebiliriz.
Görme, duyma, koklama, tat alma, dokunma duyularımızın tamamı birbirlerine benzer bir işleyişe sahiptir. Dışarıda var olan nesnelerden gelen etkiler (ses, koku, tad, görüntü, sertlik vs.), sinirlerimiz vasıtasıyla beyindeki duyu merkezlerine aktarılırlar. Beyne ulaşan söz konusu etkilerin tamamı elektrik sinyallerinden ibarettir. Örneğin görme işlemi sırasında dışarıdaki bir kaynaktan gelen ışık demetleri (fotonlar) gözün arka tarafındaki retinaya ulaşır ve burada bir dizi işlem sonucunda elektrik sinyallerine dönüştürülür. Bu sinyaller, sinirler vasıtasıyla beynin görme merkezine iletilir. Ve biz de, birkaç santimetreküplük görme merkezinde rengarenk, pırıl pırıl, eni, boyu, derinliği olan bir dünya algılarız.
Aynı sistem diğer duyularımız için de geçerlidir. Tadlar dilimizdeki bazı hücreler tarafından, kokular burun epitelyumundaki hücreler tarafından, dokunmaya ait hisler (sertlik, yumuşaklık vs.) deri altına yerleştirilmiş özel algılayıcılar ve sesler de kulaktaki özel bir mekanizma tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyindeki ilgili merkezlere gönderilir ve o merkezlerde algılanırlar.
Konuyu daha netleştirmek için şöyle örneklendirebiliriz: Şu an bir limonata içtiğinizi düşünelim. Elinizde tuttuğunuz bardağın sertliği ve soğukluğu deri altındaki özel algılayıcılar tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülerek beyne iletilir. Aynı zamanda limonataya ait keskin koku, onu yudumladığınız anda hissettiğiniz şekerli tad ve bardağa baktığınızda gördüğünüz sarı renk de ilgili duyularınız tarafından birer elektrik akımı olarak beyne ulaştırılır. Hemen arkasından masaya koyarken bardağın cama çarpmasıyla çıkan ses de kulağınız tarafından algılanıp beyne elektrik sinyali olarak gönderilir. Ve bu algıların tümü beyindeki birbirinden farklı ama birbiriyle ortak çalışan duyu merkezleri tarafından yorumlanır. Siz de bu yorumun bir sonucu olarak bir bardak limonata içtiğinizi düşünürsünüz. Yani aslında herşey beyindeki duyu merkezlerinde olup bitmekte yani sizin içinizde gerçekleşmektedir.
Buraya kadar anlatılanlar bugün bilim tarafından kesin olarak ispatlanmış, APAÇIK gerçeklerdir. Hangi bilimadamına sorsanız bu sistemlerin işleyişini detaylarıyla anlatacaktır. İngiliz fizikçi John Gribbin beynin yaptığı yorumlarla ilgili olarak şöyle demektedir:
....Duyularımız ise, dış dünyadan gelen uyarıların beynimizdeki bir yorumu niteliğindedir, sanki bahçede bir ağaç varmış gibi... Fakat beynim; duyularımın süzgecinden geçen uyarıları algılar. Ağaç sadece bir uyarıdır. O halde hangisi gerçektir? Duyularımın ortaya çıkardığı ağaç mı, yoksa bahçedeki ağaç mı? 16
maddenin gerçeği
Bu konuyu biraz daha derin düşünmeye başlladığımızda karşımıza çok daha olağanüstü gerçekler çıkar. Duyu merkezlerimizin yer aldığı beyin dediğimiz yer, yaklaklışık 1400 gramdan oluşan bir et parçasıdır. Ve bu et parçası kafatası denilen bir kemik yığınının içerisinde korunmaya alınmıştır. Bu öyle bir korumadır ki kafatasının içine dışarıdan ne bir ışığın, ne bir sesin, ne bir kokunun ulaşması mümkündür. Kafatasının içi kapkaranlık, tam anlamıyla
sessiz, hiç kokusuz bir mekandır. Ama bu zifiri karanlık yerde milyonlarca farklı tondaki renkleri, birbirinden apayrı tadları, kokuları, milyonlarca farklı tondaki sesleriyle bize ait bir dünyada yaşarız. Peki bu nasıl gerçekleflmektedir? Işıksız bir yerde ışığı, kokusuz bir yerde kokuyu, derin bir sükunet ortamının içinde büyük bir gürültüyü ve diğer duyularımızı bize hissettiren nedir? Bunları bizim için var eden kimdir? Aslında yaşadığımız her an bir nevi mucize gerçekleşmekte, son derece hayret verici olaylar gelişmektedir. Sakın "günlük hayatın koşuşturmasına" dalıp, içinde bulunduğunuz bu durumun olanüstülüğünü anlamazlıktan gelmeyin.
Gördüğümüz, hissettiğimiz herşey Yüce Allah'ın ruhumuza gösterdiği ve hissettirdiği algıların yorumlanmasıdır. Kuşkusuz bu, üzerinde detaylı olarak düşünülmesi gereken çok önemli bir gerçektir. Burada kısaca özetlenen, yaşamınızda farkına varabileceğiniz en büyük gerçeklerden biridir; o halde siz sakın bu apaçık gerçeği anlamazlıktan gelmeyin. Ve bu konuyu daha derin düşünmeye başlayın.
Birçok insan için gerçek, elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Oysa rüyada da "elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz", ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak bir şey. Bütün bunları beynin dışında sağlayan hiçbir maddi gerçeklik yoktur. Ancak rüyanızda algıladıklarınızı da maddi gerçekler sanıp yanılabilirsiniz. Örneğin yatağında derin bir uykuya dalan bir insan, rüyasında kendini bambaşka bir dünyanın içinde görebilir. Bir pilot olduğunu, dev bir yolcu uçağı kullandığını görebilir, hatta uçağı kullanmak için büyük bir dikkat harcayabilir. Ama aslında yatağından bir adım bile ayrılmamıştır. Rüyasında farklı mekanlara gidip dostlarıyla görüşebilir, sohbet edebilir, yiyip-içebilir. Tüm bunlar maddesel karşılığı bulunmayan birer algı olduğu halde, çok gerçekçi bir biçimde yaşanır. Kişi, gördüklerinin birer algı olduğunu, ancak rüyadan uyandığında anlar.
Rüya sırasında gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsak, aynı durum içinde bulunduğumuz dünya için de geçerlidir.
Rüyadan uyandığımızda gerçek yaşantı dediğimiz daha uzun bir rüyaya başladığımızı düşünmemize engel hiçbir mantıklı gerekçe yoktur. Rüyayı hayal, dünyayı gerçek saymamızın nedeni, sadece alışkanlıklarımız ve önyargılarımızdır. Ve bu durum, şu anda yaşadığımızı sandığımız dünya hayatından, bir gün aynen rüyadan uyandığımız gibi uyanmamızın hiç de uzak olmadığını gösterir. Rüya ile ilgili karşımıza çıkan bu şaşırtıcı gerçek hakkında ünlü düşünür Descartes şöyle demektedir:
Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir?17
Aslını asla göremeyeceğimiz "dış dünya" (buna kendi bedenimiz de dahil) Yüce Allah'ın ruhumuza gösterdiği bir hisler bütünüdür, beynimizde izlediğimiz algılardan oluşan görüntülerden ibarettir. Var olan aslına asla ulaşamayacağımız şekilde yaratılan evren, insanın içindedir ve insanı çepeçevre kuşatan madde değil, Allah'tır. Allah bu gerçeği "… Biz ona şah damarından yakınız" (Kaf Suresi, 16) ayetiyle Kuran'da bildirmiştir. Allah tek mutlak varlıktır. Akıllı bir insana düşen ise, tüm kainatın bu en büyük gerçeğini zaman varken burada kavramaya çalışmaktır. Aksi halde bütün ömrünü hayaller peşinde koşmaya harcayıp sonunda büyük bir yıkıma uğrayacaktır. Allah, dünyada hayaller (ya da "seraplar") peşinde koşup Yaratıcımız olan Allah'ı unutan (Allah’ı tenzih ederiz) bu gibi insanların son durumlarını şöyle bildirmektedir:
“İnkar edenler; onların amelleri dümdüz bir arazideki seraba benzer; susayan onu bir su sanır. Nihayet ona ulaştığında bir şey bulamaz ve yanında Allah'ı bulur. (Allah da) Onun hesabını tam olarak verir. Allah, hesabı çok seri görendir.” (Nur Suresi, 39)
rüya
insan rüyasında da eliyle tutar, gözüyle görür, hatta herşeyi sanki gerçekmiş gibi yaşar. Üzülür, korkar, neşelenir, acı hisseder, zevk alır... Ama sonra aniden uyanır ve hepsinin bir rüyadan ibaret olduğunu anlar. işte dünyadaki hayat da böyledir. insan bir gün bu dünyadan da tıpkı rüyadan uyanır gibi kalkacak ve gerçek yaşamıyla karşılaşacaktır.
Maddenin ve mekanın beynimizdeki bir algı olduğunu anlayan insan, diğer insanların bilmediği çok önemli bir sırrı daha kavrar: Dünyada geçerli olan sebep-sonuç ilişkileri, maddenin fiziksel özelliklerinin sonucunda veya insanlar arasındaki ilişkilerin neticesinde oluşmamaktadır. Her fiziksel etki, ayrı ayrı olarak yaratılır. Örneğin atılan bir taş camı kırmaz; taşın atılması ve camın kırılması görüntüleri ayrı ayrı yaratılır. Gemileri suda yüzdüren "suyun kaldırma kuvveti" veya kuşları havada tutan "havanın kaldırma kuvveti" de aslında bizim beynimizde muhatap olduğumuz kopya varlıklara ait kavramlardır. Dolayısıyla aslında bu gibi "kuvvetler"in hepsi, gerçekte Allah'a aittir. Bu gerçek, bir Kuran ayetinde şöyle haber verilir:
“Görmedin mi, Allah, yerdekileri ve denizde onun emriyle akıp giden gemileri, sizin yararınıza verdi. Ve izni olmadıkça, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoyar. Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir.” (Hac Suresi, 65)
Tüm bu bilimsel gerçeklerden dolayı "Bedenimin bu dünyanın üzerinde yaşayan aslı ile muhatabım, ben de bedenimden dışarı bakıyorum" şeklindeki varsayım, hatalıdır. Böyle bir şey bilimsel olarak mümkün değildir. Bize bunu düşündüren tek neden, maddenin varlığına olan önyargıdır. Bu önyargıdan kurtulduğumuzda ise dünyanın gerçekte çok daha farklı bir yer olduğunu kavrarız. Dışarıda madde vardır, ancak biz maddenin aslına ulaşamayız. Gördüğümüz ve hissettiğimiz herşey, Allah'ın bizim ruhumuza gösterdiği ve hissettirdiği algıların yorumlanmasıdır. Tek mutlak varlık ise, herşeyin Yaratıcısı olan, alemlerin Rabbi Yüce Allah'tır. Bu gerçek bir ayette şöyle bildirilmiştir:
"Doğu da Allah'ındır; batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir." (Bakara Suresi, 115)
Şaşırtıcı olan bir başka olay da, renklerin, kokuların, tadların ve seslerin yanında, "genişlik" ve "uzaklık" kavramlarının da beyinde hissediliyor olmasıdır.
Biraz önce de söz ettiğimiz gibi, örneğin içinde bulunduğunuz odaya ait tüm algılar elektrik sinyallerine dönüşerek beyninize ulaşır. Ve burada birleştirilen hisler beyniniz tarafından bir oda görüntüsü olarak yorumlanır. Yani siz bir odanın içinde oturduğunuzu düşünürken aslında oda sizin içinizde, beyninizdedir. Odanın beyinde bulunduğu daha doğrusu algılandığı yer ise, son derece küçük, karanlık, sessiz bir alandır. Ama her nasılsa bu daracık alanın içerisine, ufka baktığımızda gördüğünüz uçsuz bucaksız manzara sığmaktadır. Siz içinde oturduğunuz dar odayı da, çok geniş bir ufuk manzarasını da aynı yerde algılarsınız. işte bu da belki de bugüne kadar hiç düşünmediğiniz bir gerçektir. Ama şu an size hatırlatıldı. Sakın genişlik, uzaklık dediğiniz kavramların, uçsuz bucaksız bir manzaranın, çok dar bir oda dediğiniz yerlerin aslında sizin içinizde olduğunu anlamazlıktan gelmeyin.
Siz de bu gerçekleri düşünün ve algılarımızın Allah’ın belirlediği sebep-sonuç ilişkilerinden oluştuğunu anlamazlıktan gelmeyin.
Tüm varlıkları yaratan ve yarattığı varlıkların aslını bilen Allah'tır. Tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez, hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır.
Bu ilmi bir gerçektir ve bugün başta tıp fakülteleri olmak üzere tüm okullarda öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu anda bu kitabı okuyan bir insan, bu kitabın aslını göremez, aslına dokunamaz. Bu kitabın aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında kitabın görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bu satırları okumuyorsunuz. Bu kitabın sayfaları sizin beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin okuduğunuz kitap, beyninizin arkasındaki "kopya kitap"tır. Bu kitabın aslını ise Allah görür.
Ancak unutulmamalıdır ki, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu "yok" hale getirmez. Bize, insanın muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir, ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğidir. Kaldı ki dışarıda maddenin varlığını, bizden başka gören varlıklar da vardır. Allah'ın melekleri, yazıcı olarak tayin ettiği elçileri de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:
Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken. O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 17-18)
herkesin kendi dünyası
Her insanın kendine ait bir dünyası vardır. Ve diğer insanların ne gördüğünü,
hatta görüp görmediklerini bilebilmesi ise mümkün değildir. Çünkü her varlı
k gibi diğer insanlar da onun kendi dünyası (beyni) içinde gördüğü birer algı
dan ibarettir. işte bu, hayatınızın çok büyük bir sırrıdır.
Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah yaratmıştır ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmektedir:
... Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 233)
De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir." (İsra Suresi, 96)
Ayrıca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olayları "Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kayıtlı tutmaktadır. Biz görmesek de bunların tamamı Levh-i Mahfuz'da vardır. Herşeyin, Allah'ın Katında, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:
Şüphesiz o, Bizim Katımız'da olan Ana Kitap'tadır; çok Yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)
... Katımız'da (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)
Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın. (Neml Suresi, 75 )
Maddenin beynimizde oluşan kopyasıyla muhatap olmamızın onu "yok" hale getirmeyeceğini ve maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğini sakın anlamazlıktan gelmeyin.
Allah'ın Halik ismi "Her şeyin varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri, hadiseleri tayin ve tespit eden ve ona göre yaratan, yokluktan var eden" anlamındadır. Bu da bize göstermektedir ki, beynimizin dışında, Allah'ın yarattığı varlıklardan oluşan maddesel bir evren vardır. Ancak, Allah bir mucize ve yaratışındaki üstünlüğün ve sonsuz ilminin bir tecellisi olarak, bu maddesel evreni bize bir "hayal", "gölge" veya "görüntü" gibi izlettirir. Allah'ın yaratışındaki mükemmeliğin bir sonucu olarak, insan beyninin dışındaki dünyaya asla ulaşamaz.
Bu gerçek maddesel evreni bilen sadece Allah'tır.
Allah Halik sıfatıyla insanları anne karnında yarattığı ilk andan itibaren onlar için sonsuzluk da başlamıştır. Dolayısıyla dünyada Allah’ın yarattığı görüntüler sonsuzluk içinde ahirette yaratılmaya devam edecektir. Ancak aradaki fark, ahirette yaratılacak olan görüntülerin dünyadakinden çok daha kaliteli olacak olmasıdır. Dünyadaki görüntüler de ahiretteki görüntülere benzer, fakat ahiretteki görüntülerden daha düşük kalitededir. Rabbimiz ahirette görüntülerin netleşeceğine bir ayette şöyle dikkat çekmektedir:
sarı çiçekler
"Andolsun, sen bundan gaflet içindeydin;
işte Biz de senin üzerindeki örtüyü açıp-kaldırdık. Artık bugün görüş-gücün keskindir."
(Kaf Suresi, 22)
Ayette bildirilen netleşmenin yanı sıra görüntüler ahirette Allah’ın izniyle kusursuz hale de gelecektir. Rabbimiz’den iman eden kullarına bir rahmet olarak mükemmel ve hatasız, bozulmayan, eskimeyen, kaybolmayan, unutulmayan, isteğimize göre değişen görüntüler yaratılacaktır. Böylelikle dünyada güzele ve mükemmele olan özlemimiz, karşılığını ahirette bulmuş olacaktır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Ayrıca Allah'ın dünyada yarattığı zıt yönlü (güzel-çirkin, temiz-kirli, saray-kulübe gibi) görüntüler; O’nun yaratma sanatının iki farklı yönüne ve kudretine şahit olmamıza, Allah’ın izniyle cennetteki nimetlerin değerini daha iyi anlamamıza ve şükretmemize vesile olacaktır. Tüm bunlarsa, kusurlu dünyada dahi bunca güzellik yaratan Rabbimiz’in ahirette iman eden kullarına vaat ettiği sonsuz güzellikleri yaratmasının ne kadar kolay olduğunu anlamamızı sağlayacaktır.
Dünya hakkında algıladığımız tüm hisler, görüntüler, tadlar ve kokular, aslında aynı malzemeden, yani elektrik sinyallerinden meydana gelmektedirler. Elektrik sinyallerini bizim için anlamlı hale getiren, bu sinyalleri koku, tat, görüntü, ses veya dokunma olarak yorumlayan ise beyindir. Beyin gibi ıslak etten oluşan bir maddenin, hangi elektrik sinyalini koku, hangisini görüntü olarak yorumlayacağını bilmesinin, aynı malzemeden birbirinden çok farklı duyular ve hisler meydana getirmesinin büyük bir mucize olduğunu anlamazlıktan gelmeyin.


NOTES

16  Taşkın Tuna, Uzayın Ötesi, s. 194
17  Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, s. 263

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder